| |
OSMANLI DEVLETi'NDE
ERMENİLER
İlk Türk-Ermeni
münasebetleri, Osmanlılardan önce savaşmak, geçmek veya göçmek maksadıyla
Anadolu'ya gelen diğer Türk kavimleriyle başlamıştır. Her ne kadar merhum
Osman Turan, Ermeni yazarı Urfalı Matieu(Mateos)'den naklen verdiği bilgide
1018 yılında Selçuklu Sultanı Tuğrul Beyin kardeşi Çağrı Beyin Doğu
Anadolu'daki seferinde Vaspuragan (bazı kaynaklarda Başburkan) Ermeni
Prensliğini işgal ettiğini ve "o güne kadar asla Türk süvarisi görmeyen
Ermenileri şaşırarak uzun saç örgüleri ve ok ve yayadan ibaret silahları
olan bu Türk süvarilerini hayretle seyrettiklerini" belirtmişse de, 1018'den
önce Türklerle Ermenilerin Kafkaslarda ve Anadolu'da karşı karşıya
geldikleri bilinmektedir.

XI. yüzyıldan itibaren
sıklaşan münasebetler Ermenilerin bazen Bizans askerleriyle birlikte
Türklere karşı, bazen de Bizans'ın uyguladığı dini, siyasi ve iktisadi
baskılar üzerine, Türklerle birlikte Bizans'a karşı olmuştur. 1071'den sonra
Selçukluların hakimiyetine giren Ermenilerle Bizanslı Ermeniler arasında
Ermeni yazarlarca da sık sık ifade edildiği üzere, dini, kültürel ve hukuki
büyük farklılıklar görülmeye başlamıştır. Böylece Ermeniler bir taraftan
İslamiyet'in diğer taraftan da Türklüğün fethedilen yerlerde gayr-i
Müslimlere uyguladığı hoşgörü ve adaletten faydalanma imkanı bulmuşlardır. Osmanlıların ilk
zamanlarında Müslüman olmayanlara karşı uygulanan bu siyaset, XIV. ve
özellikle XV. Yüzyıldan itibaren verilen bazı imtiyazlarla Ermeniler lehinde
gelişmeye, genişlemeye başlamıştır.
Azınlıklar Içinde Ermenilerin Durumu
Osmanlı Devleti'nde,
Islam Hukuku gereği, halk genel olarak iki kısma ayrılmıştır: Müslim
(Müslümanlar), gayr-i Müslim (Müslüman olmayanlar). Gayr-i Müslimler de,
Müslümanlarla savaş halinde olanlar (ehl-i harb) ve kendileriyle antlaşma
yapılmış olanlar (ehl-i ahd) olmak üzere ikiye; ehl-i ahd ise, devletin
himayesini kabul edenler (zimmiler veya ehl-i zimme), kendileriyle sulh
yapılmış olanlar (muahedler veya ehl-i eman) olmak üzere üçe ayrılırlar.
Osmanlı halkından
Müslüman olanlar veya olmayanlar, şeriatın çizmiş olduğu hudutlar ve buna
bağlı olarak devletçe belirlenmiş olan hukuk sistemi içinde haklara ve
vazifelere sahip olmuşlardır. Doğrudan hükümranlıkla ilgili görevler
Müslümanlarca ifa edilirken, düşmanlıkları görülmeyen zımmiler bazı Devlet
hizmetlerinde çalıştırılmışlar ve son zamanlarda önemli görevlere
getirilmişlerdir. Ayrıca, Müslüman olmayanların inanç, ibadet, muhakeme ve
eğitim - öğretim hürriyetleriyle, can ve mal güvenliği de teminat altına
alınmıştır. Bu hukuk sistemi, Tanzimatla birlikte Avrupa hukukuyla da
mezcedilerek yazılı ve milletler arası bir mahiyet almıştır. Böylece
yaklaşık beş yüz yıl Müslüman otoriteye tabi, fakat tamamen iç işlerinde
serbest olan gayr-i Müslim unsur, 1839'dan itibaren, hak ve vecibelerde
Müslümanlarla eşit hale gelmeye başlamıştır.
Tebaa, reaya, taife,
cemaat veya millet olarak isimlendirilen bu gayr-i Müslim halk içinde
Ermenilerin durumu başlı başına incelemeğe değer bir konu teşkil etmektedir.
Bu bakımdan Ermenilerin Osmanlı Devleti içinde kaydettiği gelişmeleri ana
hatlarıyla gözden geçirerek 1915'lere gelirken durumun nasıl bir şekil
aldığını kendi mantığı ve seyri içinde incelemeye çalışmak gerekir.
Selçuklu devri Türk -
Ermeni münasebetleriyle ilgili olarak bazı Türk ve Ermeni tarihçilerince
araştırmalar yapılmış olmasına rağmen, Istanbul'un fethi öncesine kadar ki
yaklaşık 150 yıllık Osmanlı - Ermeni münasebetleri üzerinde fazla bir
araştırma yapılmamış ve genellikle bu dönem Osmanlı Ermeni siyasetinin
Selçuklularınki gibi "daima hüsn-i suretle... ve hukuk ve hususat-ı diniyye
ve milliyelerine hürmet ve kendilerine en mühim hizmetleri tevdi etmek
suretiyle itimat ve emniyet göstermekle beraber, terakkiyat-ı fikriyye ve
ictimaiyyelerine ve tervih-i hal ve mevkilerine ait esbabı ihzar ve
müsaadat-ı mahsusa bahş eylemişlerdir" şeklinde ifade edilmiştir.
II. Mehmed'in daha
Istanbul'u fethetmeden önce Bursa'daki Ermeni cemaati ve ruhani
temsilcileriyle temasa geçtiği bilinmektedir. Bunun siyasi, askeri, sosyal,
iktisadi ve dini birçok sebebi vardır. Bir taraftan Bizans'ın dini, mezhebi
baskıları, Ermenileri bir bölgeden diğerine sürmeleri (tehcir), onları
üçüncü sınıf bir vatandaş gibi kullanan, tahkir eden uygulamaları,
Ermenileri Türklerin Adil ve koruyucu sistemine iterken, diğer taraftan da
Bizans'a karşı mücadelelerinde Osmanlılar, zaman zaman Ermenilerden askeri
destek görmüşler ve fethedilen yerlerin ıslahında, sulh ve sükununun
teminine ve iktisadi kalkınmasında Ermenilerden faydalanma yoluna
gitmişlerdir.
Bursa'nın fethini
müteakip Orhan Gazi'nin ruhani liderlerini Bursa'ya yerleştirdiği Ermenileri
(1326) daha yakından tanımak isteyen II. Mehmed, 1451 tarihinde Arşövek
Hovakim (Joachim) Yebiskopos'u ziyaret etmiş ve Istanbul'u fethettiğinde
kendisini cemaatiyle birlikte oraya nakledip Patrik yapacağını belirtmiştir.
Fetih öncesi ve
sonrasında Ermeni ve Rum (Bizans) cemaatleriyle yakından ilgilenen Fatih,
sanki dört asır sonraki ihanetlerini daha o günlerde görürcesine, Rumlara
daha az itibar ederek, Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki Türklerle, itimat
ettiği Ermeni Ailelerini Istanbul'a yerleştirmiştir. Hovakim'e 10 yıl önce
verdiği sözünü tutan Fatih, 1461 yılında Samatya'daki Sulu Manastır (Surp
Kevork)'da Ermeni Patrikhanesini kurdurtmuş ve Hovakim'i Patrik ilan
etmiştir. Böylece Ermeni Ekümenik Patrikliğine, Rum Ortodoksları dışında,
bütün monofizit ve gayr-i monofizitlerin lideri olma hakkını ve salahiyetini
vermiş ve Ermenileri din, eğitim - öğretim, vakıf ve aile işlerini kendi örf
ve adetlerine göre düzenleme
hürriyetine kavuşturmuştur.
1475 yılında fethedilen
Kefe'den ve 1479'larda da Anadolu'nun çeşitli yerlerinden Ermeniler
Istanbul'a getirilerek yerleştirilmiştir. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni
zamanındaki fetihlerle, Doğu Anadolu, Azerbaycan, Kafkasya, Suriye ve diğer
bölgeler Osmanlı topraklarına geçince, bütün Ermeniler Osmanlı hakimiyetine
girmiş ve yine birçok aile ve sanatkar Istanbul'a yerleştirilmiştir. Böylece
yeni fethedilen yerler için Türklere uygulanan iskan politikası Ermeniler
için de tatbik edilmiştir. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, Romalılar,
Persler, Bizanslılar zamanında zorunlu göç (tehcir)'e tabi tutulup
yerlerinden, yurtlarından edilen hatta mezalim yapılan Ermeniler, Osmanlılar
zamanda gönüllü olarak göçe, iskana tabi tutulmuşlar ve özellikle Istanbul
ve civarına yerleştirilmişlerdir. Öyle ki, XIX. yüzyılın başlarına
gelindiğinde Istanbul'daki Ermeni nüfusu 150.000'e ulaşmış ve o devirde
dünyada en kalabalık Ermeni nüfusu olan şehir Istanbul olmuştur. Böylece
Ermenilerin dini, milli, kültürel ve iktisadi kalkınmaları şuurlu olarak ve
mütemadiyen iyileştirilerek en mümtaz cemaat haline getirilmiştir. Bütün
bunlara rağmen, savaş şartları içinde ve gayet insani tedbirlerle Birinci
Dünya Savaşı'nda tehcir edilen Ermenilerin durumlarını her vesileyle
çarpıtarak dile getiren birçok yeni Ermeni yazarının, klasik Ermeni
yazarlarının aksine, Osmanlı öncesi tehcir mezaliminden ve asırlarca
sürdürülen Osmanlının gönüllü iskan politikasından hiç söz etmemeleri ilmin
hala propagandaya alet edildiğini ve gerçeklerini saklanmaya çalışıldığını
açıkça ortaya koymaktadır.
Her ne kadar Istanbul
Ermeni Patrikliği üzerinde Sis ve Ecmiyazin kiliselerinin belli ölçüde
ruhani üstünlüğü devam etmişse de, verilen birçok imtiyazla, onun bütün
Ermeniler üzerindeki siyasi ve kültürel üstünlüğü son zamanlara kadar devam
etmiştir. Ancak 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Ruslara Osmanlı Devleti
sınırları içinde kilise kurma ve Hıristiyanların hamiliğiyle ilgili bazı
kolaylıklar getirilince ve özellikle 1829 Edirne Antlaşmasıyla Ecmiyazin
Katolikosluğu Rus sınırları içinde bırakınca, Rusya'nın dini ve yavaş yavaş
siyasi baskıları Osmanlı Devleti içindeki ve dışındaki Ermeniler üzerinde
hissedilmeye başlanmıştır. Bunu, ileriki bölümlerde daha etraflıca
inceleyeceğimiz Ingiliz, Fransız ve Amerikan misyoner faaliyetleri takip
edecektir.
Ermenilere Verilen
Imtiyazlar
Osmanlı padişahlarınca
gayr-i Müslimlere verilen imtiyazlar, 1839 Fermanı, 1878 Berlin Kongresi ve
1908 Anayasası'nın getirdiği düzenlemelerle teyit edilmiş, genişletilmiş ve
Batının teminatıyla milletlerarası bir şekil almıştır. Ilk iki düzenlemeyle
getirilen yeni prensipler çerçevesinde ve Fatih'in 1461'de tanıdığı hak ve
imtiyazlardan 400 yıl sonra 1863'de Nizamname-i Millet-i Ermeniyan adıyla
Ermenilere yeni bir imtiyaz daha verilmiştir.
XX. yüzyılın ilk
çeyreğine, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar geçerli olan bütün bu
hukuk sistemini 1839 Öncesi fermanlarla verilen imtiyazlar ve sonrasında
verilen haklar şeklinde iki ana başlık altında incelemek mümkündür.
İmtiyazlar
1. Ermeni cemaat dini ve
dünyevî işlerini yürütmek üzere bir reis (patrik) seçme hakkına sahiptir.
2. Kilise, hasta hane,
yetimhane, mezarlık ve buna benzer dini ve hayri kurumların inşa, bakım ve
idaresi cemaate aittir.
3. Dini ve dünyevî
işleri yürütmek üzere patrik, meclisler teşkil eder ve icrai kararlar
alabilir.
4. Ermeni cemaat okullar
açmak ve Ermenice olarak eğitim - öğretim yapmak hakkına sahiptir.
5. Suç işleyen din
adamlarının yeminli ifadeleri mahkemece makbul olup tevkif edildiklerinde
ayrı bir yere kapatılırlar.
6. Suç işlemesi halinde,
bir papazın muhakemesi, dini ise, dini meclisçe, dünyevi ise karma meclisçe
yapılır.
7. Evlenme, boşanma.
cehiz, nafaka ve mirasla ilgili işlemler patrikhane tarafından ifa edilir.
8. Ölen bir din adamının
mirası. birincisi cemaat hayır kurumlarına, ikincisi patrikhanenin
masraflarını karşılayacak binaların inşasına, üçüncüsü ise mirasçılara
bırakılmak üzere üçlü özel bir statüye bağlanmıştır.
9. Ihtida durumunda ise,
Islamiyet'i benimseyen kişi için papazın, ebeveyninin veya velisinin
nasihatları alınır, ısrar edecek olursa, bu konudaki Islami formalite yerine
getirilir.
|
|